Gizli Mabetleriyle Ast Dağları

Günlüğümün 22.01.2008 tarihli sayfasından,


(Vize Asmakaya Manastırının bir bölümü)

Pazar günü (20.01.2008) Trakya’daydık.Kayalara oyulmuş mabetler,mağaralar,ormanlar,dereler,kanyonlar birbirinden sıcak ve şirin köyler.Yine dopdolu bir parkur yürüdük.

Bu geziyle ilgili olarak sevgili İlkay Özkök’ün hazırladığı (şirketin web sayfasındaki) yazıda şöyle bir başlangıç cümlesi vardı.”Coğrafyamızın kuzey batısı, Trak Medeniyetleri’nin kurduğu devletlere tanık olmuştur.”

Kimdir bu Traklar benim hiç bilgim yoktu onun içinde biraz araştırma yapmak istedim.Geziyi anlatmaya başlamadan öncede sizlere biraz elde ettiğim bilgileri aktarmak istiyorum.

Traklar veya Thraklar;Trakya bölgesinde yaşamış olan yerli halk.M.Ö.VIII. ve VI. yy.a ait yazılı kaynaklarda adlarına rastlanan Trakların menşei hakkında çeşitli görüşler ileri sürülür.Mikov,Bronz çağının başlarında Tuna havzasındaki yabancı kavimlerin Güneydoğu Avrupa(özellikle Bulgaristan ) topraklarına girdiklerini kabul eder.Çalışmalarını dil özellikleri üstüne değerlendiren V.Georgiev de Trakların Bulgaristan yöresinin tarih öncesi çağlardan beri yaşayan yerli halkın bir kolu olduğunu söyler ve Trakların yaşadığı bölgenin Trakya olduğunu ileri sürer.Heredotos,Trakların Hintlilerden sonra en büyük halk topluluğu olduklarını ve Besler,Odrysler,Triballer,Daklar,Getler,Dardanlar v.b. kollardan meydana geldiklerini belirtir.M.Ö.V. yüzyılda kral Teres’in başkanlığı altında ,çeşitli Trak kavimleri birleşerek Odrys kırallığını kurdular.Bu hükümdarlık,kral Stialkes devrinde en parlak dönemini yaşadı.Makedonya kralı Philippos II ve oğlu Büyük İskender devrinde bölge,Makedonya sınırları içine alındı.M.Ö.III.yy.da Trakya bölgesine Keltler hakim oldular.Sonra Odrys krallığı bölgenin küçük bir kısmını ele geçirerek tekrar hakimiyeti ele geçirdi.Uzun süre devam eden savaşlardan sonra ,46 da bölge Tracia adıyla Roma eyaleti oldu.Roma yönetimine girdiği halde eski idare sistemini korudu.III.yy.daki sürekli savaşlar,Trakya’nın gerilemesine ve Traklar arasında önemli sosyal sınıflar doğmasına sebep oldu.Büyük bir kısmı bu güne kalmış olan tümülüsler bu sosyal farklılaşmanın en önemli belgeleridir.Bunların arasında en ünlüleri Brezovo,Divanlı,Kazanlık,Mezek,Seuthıpolis’tir.

(Meydan Larousse Cilt 12)

Pazar sabahı gün 06.30 da ilk katılımcıların Kadıköy evlendirme dairesinin önündeki duraktan alınmasıyla başladı,Yıldız,Taksim,Bakırköy ve sonra TEM otoyoluna çıkıp yolumuza devam ettik.

Yolculuk süresince sevgili İlkay bize Traklar hakkında çok detaylı bilgiler verdi;kendisi bir Antropolog ve çok okuyan bir gezgin.Yukarıdaki bilgilere ek olarak İlkay’ın bize aktardığı,benim aklımda kalan bilgilerdende bahsetmek istiyorum.

Trakya’ya adını veren uygarlığı kuran Traklar’ın yarımada tarihinin en önemli uygarlıklarından biri olduğu, Heredotos, Strabon gibi antikçağ yazarlarının yapıtlarında beyaz tenli, sarışın olarak tanımlanan Traklar’ın, Balkan kökenli oldukları düşünülmekteymiş.Trakların yazılı bir tarihi olmaması sebebiyle bu devirler hakkında fazla bir tarihi veri bulmak neredeyse imkansızmış. Eski Yunanca’da anılan Trakça kelimelerle saptanabilmiş ve Hint-Avrupa dil ailesine ait oldukları belirlenmiş.Trakya bölgesinin bulunduğu üç ülkede de yani Türkiye,Bulgaristan ve Yunanistan Traklardan günümüze kalabilmiş tek yapılar kral mezarları tümülüslermiş.Yapılan yeni araştırmalara göre Trakların Proto-Türk halklarından olabilecekleri ortaya atılmış.Trakyadaki tümülüsler Orta Asyadaki kurganlara benziyormuş;tümülüslerde (tümülüs; bir mezar ya da mezarlık içeren, toprak yığılarak oluşturulmuş tepeciklere verilen addır. Höyük ve kurgan (Orta-Asya’da) da denilen tümülüs yapma geleneğine sahip ulusların sayısı fazla değildir. Bunlara en çok Anadolu’da, Trakya’da , Orta Asya’da, Rusya’da ve Meksika’da rastlanır) Orta Asya geleneği olan kişinin atlarıyla gömülmesine rastlanılmış.Traklarda Türkler gibi savaşçı bir kavimmiş.Traklar aynı zamanda Truva medeniyetinin de kurucusuymuş.Truva savaşı sırasında ağır yara alan halkın bir kısmı buradan İtalya yönüne doğru göç etmiş.Bu halk büyük Roma İmparatorluğunun kurucusu olan Etrüskleri oluşturmuş.

Sonuç olarak araştırmalar hala devam etmekle birlikte makaleler ve yazılar durumu bir kaç maddeyle özetliyor:Soyunu kurta dayandıran halklar yalnızca Türkler, Moğollar ve Etrüsklerdir.

Etrüsk dilindeki ve Türkçe’deki sözcük benzerlikleri.Dil benzerliği Kültür ve GramerRunik Yazı. Ölümle ilgili adetlerdeki benzerlikler.Etrüsk iskeletleri üzerinde ve Anadolu’da yapılan DNA testlerinin sonuçları.Örneklerine yalnızca Anadolu’da rastlanan kulplu kazan gibi metalurji örneklerinin Etrüskler’de de görülmesi.Etrüskçe’nin Türkçe gibi agglutinant bir dil olması.

Bütün bu bilgileri aldıktan sonra ( aslında Emrah Özkök’ün bizi beklediği yere ulaşmamıza daha bir saat vardı ve biz Traklar konusu üzerine konuşmaya devam ettik ama şu anda sizleri daha fazla sıkmamak için bu kadar kitabi bilgi yeter diye düşünüyorum) bir mola yerinde durup sevgili İlkay’ın çok keyif alarak yaptığı kurabiyeler,poğaçalar ve keklerle ön bir kahvaltı yaptık.Evet ön kahvaltı diyorum çünkü Ayana köyünde bizi bir sürpriz bekliyor.


(Kıbrıs Gazisi İsmail abi-Ayana köyü kahvesi)

Tadını unutamayacağımız ürünlerle yaptığımız ilk kahvaltımızdan sonra tekrar yola koyulduk.Çerkezköy yol ayrımına ulaştığımızda oldukça yoğun bir sisle karşılaştık.Meteorolojiden almış olduğumuz bilgilere göre zaten bu hava şartını biliyorduk.Çerkezköy-Saray-Vize yolunu takip ederek Ayana köyüne ulaştık.Sevgili liderimiz Emrah bizi Vize çıkışında bekliyordu (üç gün önce bölgeye gitmişti,yeni keşifler yapıyor sürekli).

Köyün camisi önünde muhtar,İsmail abi,köyün güvenlik sorumlusu,kahvehane sahibi tarafından çok hoş,çok sıcak bir şekilde karşılandık.Araçtan indiğim anda dikkatimi etrafın temizliği çekti.

Burası mübadeleden önce Rum köyüymüş,artık Pomakların yaşadığı bir yer.

Hemen ikinci kahvaltımızı yapacağımız kahvehaneye davet edildik.Masalar çoktan donatılmış bile;köy peyniri,zeytin,kaymak,bal,kuşburnu marmeladı,üç çeşit reçel,taze köy yumurtası,salatalık,domates,biz yoldayken sağılmış sütler,köy yumurtaları,tavşan kanı çaylar,köy ekmeği,fırından yeni çıkmış tepsisi hala el yakan üzeri nar gibi kızarmış mayalı ekmekcikler.Kimimiz kahvehanenin ortasında yanan sobanın üzerinde ekmek kızartarak (odun kokusuyla kızarmış ekmek kokusu bir anda doluverdi kahvehaneye) devam etti.Ben küçük ekmeklerden birinin içine çok sevdiğim köy peynirini koyup kendimi dışarıya attım hem daha fazla yememek için hemde bu şirin,güzelim köyü dolaşabilmek için.Çünkü kahvaltıdan sonra hemen yürümeye başlayacağız.Bu arada İsmail abinin masmavi gözlü güzel kızıyla tanıştım sonrada kahvehanenin sahibinin eşiyle.Hanım hepimizi hemen evine davet etti ama malum bizi uzun bir yürüyüş ve üç adet de mağara bekliyor.Çok heyecanlıyım,ilk defa mağara deneyimim olacak.

Biraz dolaşıp tekrar kahvehanenin önüne geldiğimde bir kaç arkadaş daha ve İsmail abide dışarıya çıkmıştı.İsmail abi kulağında cep telefonu,canım kardeşim diye hitap ederek biriyle konuşuyordu.Telefon konuşması bitince banada anlattılar.Sevgili Ayşe Özbek’in babasıda Kıbrıs gazisiymiş “Gazi Mustafa Kemal Özbek” ,Ayşe hemen babasını arayıp İsmail abiyi konuşturmuş,tanımışlar birbirlerini iki gazi.İsmail abi şimdilerde iki şey için dua ediyor,Allah bir daha memleketimize savaş yaşatmasın bir de kuraklık olmasın.Trakya’da hala kuraklık var çünkü.

(3000 yıl önce Trakların günümüzde Pomakların kutsal alanı).

Artık yürüyüşe başlamamız lazım;köyün camisi solumuzda kalacak şekilde dere yatağına doğru iniyoruz,sağ taraftan yine sis geliyor gibi köye girdiğimizde hava pırıl pırıl olmuştu.Derenin üzerinde oldukça eski bir değirmen var ama su okadar azalmışki,İsmail abinin çekindiği kadar var,korkulacak durumda.Sonra karşı tepeye yokuş yukarıya çıkmaya başladık.Bir yandan da fotograf çektiğim için çoğu zaman geride kalıyorum.Yetişmek için tempomu artırdığım anda İlkay;bunun yanlış olduğunu ikaz etti.Nefesimi düzeltecek bir hıza düştüm.Zaten artık tarla gibi açık bir alanda yürümeye başladık.Evet işte ilk mağaranın başında bekliyorlar.Bilmeyen biri buradan yürüyerek geçer ve gider eğer şans eseri arkasına bakmaz ise,çünkü girişi yere gömülü.Dört beş basamak kadar topraktan kayarak iniyorsunuz sonra tahtadan bir merdiven koymuşlar,mağaranın girişinde insan yapımı oldukça eski bir kemer var.Tabi bizim fenerler yine iş başında ,içeriye giripte fenerimi mağaranın tavanına tuttuğumda görüntünün ne kadar büyüleyici olduğunu farkettim.Sanki her yere gümüş tozu serpilmiş gibi.Feneri biraz daha gezdirince ışığıma başka görüntüler takılmaya başladı.İlk defa görüyordum ama ne olduklarını anladım.Yarasalar.Her biri oldukları yere asılmış,uyuyorlar,yüzlerce.Fenerimi biraz daha gezindirdiğimde,iğne gibi minik minik sivri sarkıklar gördüm.Gerçekten büyüleyiciydi ortam ama başkalarını da görmek için artık buradan çıkmamız gerekiyordu.

Çıkışta da örümcek ağlarındaki su damlalarının fotografını çekmek için vakit harcayınca yine gerilerde kaldım.

Şimdi yönümüz,kutsal alan (yukarıda kutsal alandan bir kaç detay görüyorsunuz,kurban kuyuları).

Kimi zaman iki ayağınızın bile aynı anda yan yana duramayacağı patikalardan, kimi zaman derelerden ,kimi zaman patika bile olmayan yerlerden kayarak,atlayarak,zıplayarak yukarıda küçük bir detayını gördüğünüz ikinci mağaraya geldik.Bu mağaranın ağzı oldukça geniş, giriş kısmı iyi ışık alıyor,sulara bata çıka yürüyorsunuz,suyun içinden değilde kuru yerden geçeyim derseniz kafanıza dikkat edin.İlerledikçe görsel ve işitsel bir şölene dönüşüyor etraf.Artık el feneriyle yürümem imkansız çünkü iki elimlede kayalara sıkı sıkı sarılıp ayaklarımıda sokacak delik bularak ilerlemem gerekiyor.Birde fotograf makinama sahip çıkmam lazım tabiki,bu yüzden kafalarımıza taktığımız fenerleri kullanıyorum.Bir noktada daha ilerlemek için tereddüt ettim ama ilerideki manzarayı görmeyi çok istediğim için ıslanmayı göze aldım.İsmi üstünde doğa sporları yapıyoruz,her şeyi göze almak lazım.Şimdi iyikide cesaretle üstüne gitmişim diye düşünüyorum.Bu işin eğitimini almaya karar verdim.Mağaracılık gerçekten bambaşka bir dünya.Kendimi bir basamak daha atlamış olarak hissediyorum.

Günün üçüncü ve son mağarasından bir kesit.

Burası yaşamayan bir mağara.Artık ne tabanda su var ne de sarkıtları oluşturacak şekilde.Bu mağarayı gördüğüm zaman şunu anladım ben hala yaşamakta olan mağaraları görmek istiyorum.Bu mağara benim için çok ilgi çekici olmadı.

Şu anda mağaralar ve mağaracılık hakkında hiç bir bilgim yok sadece içinde hala su olan mağara çok ilgimi çekti bu yüzden şimdilik mağaralar hakkında bir şey yazmak istemiyorum.Mağaracılık eğitimimi alayım,ondan sonra bilgilerimi sizlerle paylaşacağım.

Bu mağaradan sonra bir buçuk saat kadar daha yürüdük.Yolda odun kömürü yapan bir aileyle tanıştık.Bize hemen bu işin nasıl yapıldığını anlattılar.Bizi beklemekte olan aracımıza binerek Vize’ye doğru yola koyulduk,Ayana köyünde sevgili Emrah sayesinde tanığımız kişilerin arşivinden kayıt yaptığımız Pomak türküleri eşliğinde.

Vizede aracımızı park ettiğimizde artık yürüyemeyecek durumda olan arkadaşlar vardı onları biraz dinlenmeleri ve sıcak bir ortamda keyif yapmaları için Kale Lokantasına bıraktık.

Saat 17.45 ve hava kararmak üzere görmemiz gereken son bir yer daha var;Asmakaya manastırı.Güzel bir tempoyla,Asmakayalara ulaştık manastırı gezdik ne yazıkki bu manastırda da hiç bir şey kalmamış,maalesef acınacak durumda.Duvarlarda ne vardıysa kazınmış,her yerde rastladığımız isim yazma merakı burada da giderilmiş.

Yazık.

Artık inişe geçip dereden karşı kıyıya geçerek,Roma döneminden kalma eski çeşme sağımızda kalacak şekilde yürüyerek Kale mahallesine ulaştık.Küçük Ayasofya kilisesi şimdilerde Gazi Süleyman Paşa Camiini ziyeret ederek bu parkuru tamamlamış olduk.Saat 11.00 de başlamış olduğumuz parkuru 19.00 da bitirmiş olduk.

Artık bizde Kale lokantasına arkadaşlarımızın yanına gidip yemeğimizi yemeye hak kazanmıştık.Sevgili İsmail abimizde sabahtan beri bizimle yürüyordu.Lokantaya yaklaştıkça gelen kokular dahada hoşumuza gitmeye başladı;hem acıkmış hemde artık yorulmuştuk.

Yemeğimizi yerken İsmail abi;bizleri çok sevdiğini,ne kadar güzel bir aktivite yaptığımızı ama en çokta asker arkadaşının kızı Ayşeyi unutamayacağını bizleri çok özleyeceğini yineledi.

Bizler aslında o bölgeye daha çok gideceğiz çünkü sevgili Emrah Özkök yeni parkurlar hazırlıyor.Ama İsmail abi bizi köyünde misafir etmek istiyor,hepbirlikte sohbetler etmek istiyor.Bunu duyunca benimde aklıma şu çare geldi;Kazdağlarının köylerinde bahar ve yaz aylarında hayır denen günler düzenlenir,her kes bir şey getirir hepbirlikte yemek yapıp bütün köy halkı olarak yenilir ve eğlenilir.Daha doğrusu bir sene önceki hayırdan kimin ne getireceği konuşulur.İsmail abiye köylerinde böyle bir şeyin yapılıp yapılmadığını sordum.Evet onlarda yapıyorlarmış.Ama bir iki seneden buyana yapılmıyormuş.Bende arkadaşlara 2008 deki hayırı Mayıs ayında (bu ay Ayana köyü için önemli bir tarih) hepbirlikte yapmayı teklif ettim.Herkes kabul etti,umarım gerçekleştirebiliriz.

İsmail abiden ayrılmak hepimiz için güç oldu,özelliklede Ayşe kızla İsmail abinin vedalaşması hepimizi hüzünlendirdi.

Sevgili İlkay,Emrah Özkök kardeşler ben sizlere yine çok çok teşekkür etmek istiyorum.Yine herşey tek kelimeyle mükemmeldi.Her parkurda sizler sayesinde yeni bir dünya keşfetmeye,ufkumu açmaya,kendimi geliştirmeye devam ediyorum.

Reklamlar
Bu yazı Arşiv:Gezi içinde yayınlandı ve , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s