Türk Romanında Kurtuluş Savaşı- Mürşit Balabanlılar

Türk Romanında Kurtuluş Savaşı
Mürşit Balabanlılar
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Sayın Mürşit Balabanlılar kitabın sunuş bölümünde; milli mücadele dönemini konu alan yazılmış eserlerin yeterli olmadığını,yazılmış örnekleri toplu halde tanıtmak ve incelemek amacıyla bu kitabın hazırlandığını vurguluyor.

Kitapta konusu tamamen Milli Mücadele olan ya da önemli bölümünde Milli Mücadele fon olarak kullanılmış hemen hemen edebiyatımızın tüm romanları tanıtılıyor.
Önce romanların kısa bir özeti verilmiş sonra farklı yazarlar tarafından yapılan geniş kapsamlı eleştiriler yazılmış.
Kitapta ele alınan eserler şunlar;Halide Edip Adıvar’ın Türk’ün ateşle imtihanı,Ateşten gömlek,Vurun kahpeye adlı kitapları.Bu kitaplar Adnan Binyazar tarafından değerlendirilmiş.Peyami Safa’nın Sözde kızlar ve Biz İnsanlar adlı kitapları Mehmet H.Doğan tarafından,Y.Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban,Ankara ve Sodom ve Gomore’si Zeki Coşkun tarafından,Aka Gündüz’ün Dikmen Yıldızı, Uğur Kökden tarafından,Reşat Nuri Güntekin’in Yeşil Gece’si Fethi Naci tarafından,Mehmet Rauf’un Halas’ı Dr.Aytekin Yakar tarafından,Mithat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul’u Fethi Naci tarafından,Kemal Tahir’in Esir Şehrin İnsanlar’ı,Esir Şehrin Mahpus’u,Yorgun Savaşçı’sı Tahir Abacı tarafından,İlhan Tarus’un Vatan Tutkusu,Varolmak,Hükümet Meydanı Behçet Çelik tarafından,Samim Kocagöz’ün Kalpaklılar,Doludizgin’i Konur Ertop tarafından,Tarık Buğra’nın Küçük Ağa,Küçük Ağa Ankara’dası Fethi Naci tarafından,Attila İlhan’ın Kurtlar Sofrası,Sırtlan Payı,Dersaadet’te Sabah Ezanları,Allahın Süngüleri Turgut Göğebakan tarafından,Hasan İzzettin Dinamo’nun Kutsal İsyan’ı Öner Yağcı tarafından,Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Sahnenin Dışındakiler’i Semih Gümüş tarafından,Talip Apaydın’ın Toz Duman İçinde,Vatan Dediler,Köylüler’i Emin Özdemir tarafından,İlhan Selçuk’un Yüzbaşı Selahattin’in Romanı Sadık Aslankara tarafından değerlendirilmiş.
Son otuz sayfaya yakın bir kısımda,”Yeni bir dönem,yeni bir milli mücadele” adı altında 80 ve sonrasındaki döneme yer verilmiş.
Ben başucu kitaplarımın arasına bu kitabıda ekledim,kitapta adı geçen çoğu romanı okumuştum ama şimdi onları tekrar kütüphanemdeki yerlerinden çıkarttım,bir kez daha bu oldukça faydalı kitapla birlikte okuyacağım.
Herkese tavsiye ediyorum,okunması gereken kitaplardan bir tanesi.

Okuduklarım, Uncategorized içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Az kalorili,yağsız,sütlü tatlı:Yalancı tavuk göğsü

Yalancı tavuk göğsü;

1 litre süt
1 Türk kahvesi fincanı şeker,
1 Türk kahvesi fincanı un
1 paket şekerli vanilya

Bir tencerede şeker ile unu iyice karıştıralım üzerine azar azar soğuk sütü boşaltalım bir yandan da hızlı hızlı karıştırmaya devam edelim.Kaynayıncaya kadar karıştırmayı durdurmayalım ki dibini tutmasın.Kaynadığında vanilyayı da koyup tekrar karıstıralım.Karışımı derin bir cam veya porselen kaba boşaltıp yarım saat elektrikli bir çırpıcıyla çırpalım.Karışımı ıslatılmış bir cam servis tabağına boşaltalım.Soğuduktan sonra buzdolabında bir gün bekletelim.

Servis yapacağınız zaman üzerine tarçın serpebilirsiniz çok yakışıyor.Ben bu sefer bakın ne yaptım.Çilekleri mutfak robotu yardımıyla çilek salçası haline getirdim.Ama robot şart değil,un elediğimiz ya da süzme mercimek çorbası için kullandığımız süzgeçler varya onların yardımıyla da çilekler güzelce ezilerek salça haline gelebiliyor.İçine hiç bir şey katmadan sütlü tatlımın üzerinde gezdirdim.Birazda yarıdan kesilmiş çilek parçaları koydum.Çok yakıştı.Afiyet olsun.

Mutfak işleri:Sütlü tatlılar içinde yayınlandı | Tagged , , | Yorum bırakın

Aydın Boysan’dan bir yeni bir eski;Bıkma yaşa-Yüzler ve yürekler

Bıkma yaşa

Aydın Boysan’dan yine kahkahalar attıracak bir kitap daha.Ama sonlarına doğru çok çarpıcı altı çizilecek detaylar var.Zaten yazar da bu konuları çok defa tekrarlamış.
Okumanızı tavsiye ediyorum.

Ben okuduğum kitaplar hakkında mutlaka kısa kısa notlar alırım.Işte o notlardan bir tanesi.

Yüzler ve yürekler
Aydın Boysan

Yazarın çok yakından tanıdığı,dostu ,ahbabı,kısacası hayatına girmiş kültür,sanat,iş,politika hayatının ünlü isimlerini anlattığı bir kitap.Birlikte yaşadıkları anlar ya da yapılan söyleşiler anlatılıyor.Bazılarıda yazara anlatılmış olaylar.
Bazen kahkahalarla gülerek yanınızda bulunan kişiye de ,’neolur dinle şurayı’ diye ,bir kez daha okuyacak,bazen aahh ne kadar da doğru yazmış diyeceksiniz,bazende kendi kendinize gözleriniz sulanıp kimseye durumu belli etmemeye çalışacaksınız.

Okuduklarım içinde yayınlandı | Tagged , | Yorum bırakın

Kakaolu kek

Bu benim klasik kek tarifim ölçülere birebir uyulduğu zaman başarısız olmak mümkün değil.Yiyen herkes çok beğeniyor,denemenizi tavsiye ederim.

3 yumurta
1,5 su bardağı şeker
1 su bardağı süt
1 su bardağı sıvı yağ
2,5 su bardağı un
1 paket kabartma tozu
1 paket vanilya
2 yemek kaşığı kakao

Yumurta ile şekeri güzelce çırpıp içine sütü ve yağı ekleyip çırpmaya devam edelim.Başka bir kapta;un,kabartma tozu ve vanilyayı karıştırıp eleyerek diğer karışıma ekleyelim.Yağlamış olduğumuz kek kalıbımıza bu karışımın yarısını koyalım,diğer yarısına iki kaşık kakao koyup,karışımın rengi kakao rengi olana kadar karıştıralım ve kalıba ekleyelim.Bir tahta kaşığı kekin üzerine muhtelif aralıklarla batıralım.Önceden ısıtılmış 180 derece ısıdaki fırında 45 dakika pişirelim.İlk yarım saat fırının kapağını açmazsanız iyi olur.

Bardak ölçüsü için şöyle yardımcı olayım.Üç yumurtayı bir bardağa kırın ne kadar geliyorsa bir iki parmak daha fazlası bardak ölçüsü oluyor.Benim bardağım 200 lük.

Afiyet olsun.

Mutfak işleri:Kekler, Uncategorized içinde yayınlandı | Tagged | Yorum bırakın

Beypazarı’ndan Seben’e

Günlüğümün 01.03.2008 tarihli sayfasından,

Patikaoutdoor olarak geçtiğimiz haftasonu gerçekleştirdiğimiz Beypazarı’ndan Seben’e parkurumuz Cuma gecesi saat 24.00 de Bakırköy’den ilk katılımcıların alınmasıyla başladı.Taksim,Beşiktaş,

Yıldız,Kadıköy’den de son katılımcıları aldık ve yola çıktık.

Kadıköy’den aramıza katılan arkadaşlardan üç tanesi sevgili Arzu,Sevgi ve Sebahat o akşam bir de tiyatro ziyafeti çekmişler kendilerine.Bizlere seyrettikleri eseri anlatmaya başladılar,oldukça güzel saatler geçirmişler her hallerinden belli.İşin içine bir de sevgili Sebahat’in hiperaktif kişiliği girince tiyatroyu bizde seyretmiş kadar olduk.Kadıköy’den uzun zamandan beri görüşemediğim sevgili Şehnaz ve Nazmiye hanımlarda aramıza katıldı.Kurban bayramında yürüdüğümüz Toroslar parkurunda tanışmıştım kendileriyle.Bir de benim için yeni, patika için eski (on seneden bu yana patika ile yürüyorlarmış) sevgili Güneş ve Suzan hanımlarla tanıştım.Güneş hanımın adını İlkay ve Emrah’tan sürekli duyuyordum zaten.

Tuzla’ya geldiğimizde İlkay’dan üzülerek ayrılmak zorunda kaldık (neyse bu kadar kısa da olsa İlkayla hasret gidermiş olduk ) oda pazar günü başka bir parkura öncülük edecek.İlkay’a güle güle deyip Emrah’a hoşgeldin dedik.Yine aracın bagajına bir sürü şeyler yüklendi.Saat geceyarısı 01.30 inanılır gibi değil yine bir şeyler yiyeceğiz anlaşılan.Yok artık ben bu saaten sonra hiç bir şey yemem,zaten hiç açta değilim diye düşünüyorum ama;Körfez’de mola yerinde durup paketler açılınca herzaman olduğu gibi kendimi tutmam imkansızlaşıyor.Özkök kareşlerin sevgili annelerinin ne kadar nefis yemekler yaptığını,ne kadar misafir sevdiğini çok iyi biliyorum.Bu paketlerden çıkanlarda bunun teyidi oldu.Ağızda dağılan nefis börekler,taze yaprakla sarılmış zeytinyağlı dolmalar,köy yumurtasıyla hazırlanmış kırmızıya yakın şeker kıvamı tam kararında bir tepsi revani.Tabiki bu kadar leziz şeyleri görüpte yememek biraz zor.

Beypazarı’na İstanbul’dan gelmek isteyenler İzmit-Sakarya-Bolu-Mudurnu-Nallıhan-Beypazarı ya da İzmit-Sakarya-Akyazı-Dokurcu-Taşkesti-Mudurnu-Nallıhan yoluyla ulaşabilirler.Biz bu ikinci yolu tercih ettik.Trafik oldukça seyrek;Akyazı’dan saptıktan sonra Beypazarı’na ulaşana kadar karşı yönden sadece üç adet araç geldi.Yol bazı bölümlerde oldukça virajlı (dikkatli kullanmak lazım) ama manzara harika,uzun bir süre nefis bir dolunay eşliğinde yol aldık.Dışarıdaki ısı eksi 3,5 ile eksi 8 derece arasında gezindi.Bir ara yoğun bir sisle karşılaştık.Uzaktan Beypazarı’nın ışıklarını görmeye başlamıştıkki günde kızıl ışıklarıyla ağarmaya başladı.

İzmir’den gelecek olanlar içinde şöyle bir yol öneriliyor:Turgutlu-Salihli-Kula-Uşak-Gediz-Kütahya-Eskişehir-Polatlı-Ayaş-Beypazarı.

Saat 06.00 da Beypazarı’na ulaştık.Kahvaltımızı yapmak için üç katlı bir konağa konuk olduk;Konak Münsür (fotograftaki konak).

Yörenin ileri gelenlerinden biri olan Hamide Hatun tarafından yaptırılmış olan bu konak 300 yıllık bir geçmişe sahip.Yaklaşık 200 yıl önce yaşanan büyük Beypazarı yangınında konağın büyük bir bölümü yanmış ve aslına uygun olarak restore edilerek günümüze kadar ulaşması sağlanmış.

Yıllarca bu konakta yaşayan Hamide Hatun konağını devlete hibe etmiş bu hibeden dolayıda “iyilik sever” anlamına gelen “münsür” lakabı ile anılmaya başlamış.

Konak üç kattan oluşmakta;giriş katı taş bir yapıya sahip.İkinci ve üçüncü katlar ise ahşap.Giriş katı hayat ve mahsen olmak üzere iki bölümden oluşmakta.İkinci katta hizmetlilerin odaları ve mutfak,üçüncü katta aile fertlerinin odaları ve misafir odası bulunmaktaymış.

Konağın bir özelliğide;Beypazarı’ndaki konaklardan İnözü Vadisine doğru uzandığı söylenen üç tünelden birine sahip olmasıymış.

Kahvaltımızı;Beypazarı kurusu (un ,süt ve bol tereyağı ile yapılan galeta dilimleri şeklinde kesilmiş onun kadar sert olmayan yerken müthiş keyif alınan ,tereyağlı olduğu için yedikten sonra pişmanlık duyulan bir lezzet),susamsız simit,soba üzerinde kızartılmış buram buram kokan ekmekler eşliğinde yöresel ürünlerle yaptık.Tabi pekmezlerin,balların,reçellerin ve kuşburnu marmeladının tadına bakılmasıda ihmal edilmedi.Nede olsa zorlu bir yürüyüş bizi bekliyor…

Yürüyüş öncesi iki saat dinlenme süremiz var ama ben yine tek başıma bu eski evlerin bulunduğu sokaklarda kaybolmak ve fotograf çekmek istedim.Bir saat kadar ara sokaklarda dolandıktan sonra çarşıya indim,müzenin açılmasına daha var.

Çarşı içinde eski bir yapının fotografını çekmeye çalışırken,bir şey dikkatimi çekti biride benim fotografımı çekmeye çalışıyor.Bu bizim sevgili hiperaktif Sebahatten başkası değil yanında da Nihat var.Çarşıyıda beraber dolaştık,dükkanlar tek tek açılmaya başlıyor.Kapısının demir parmaklıklarını açan esnafa birerbirer hayırlı işler diledik.Bir yandan da aklım müzede açılma saatine az kaldı.Sebahat ve Nihat’da bana arkadaş olacaklar müze için.Tam hadi artık müzeye gidiyoruz dedim gözüm bir yazıya takıldı “meşe odunu ateşinde kahve ve çay”.Kahveye hiç dayanamam,kimbilir meşe odunu ateşinde nasıl olur?Bakalım müze sonrası bunun için vaktimiz olacakmı?

Müzenin adı Kültür evi olarak geçiyor.

Konak;Nurettin Karaoğuz tarafından bağışlanmış 1996 yılından itibaren “Beypazarı Tarih ve Kültür Evi” olarak kullanılmaktaymış.Beypazarı kültürünü yansıtan eserlerin, kıymetli madenlerin, antika eşyaların ve Beypazarı tarihine ışık tutan tarihi belgelerin sergilendiği Kültür Evi; görülmeye değer bir Beypazarı mirası.

Müze ziyaretini bitirdiğimizde diğer arkadaşlarla buluşma saati gelmişti.İnanılmayacak bir şey ama Emrah beni görür görmez,sen mutlaka keşfetmişsindir hadi bizi kahve içebileceğimiz güzel bir yere götür dedi.Meşe odununda kahveye nedersiniz diyince bir anda gruptan sevinç sesleri yükseldi.Kahvehanenin duvarına bitişik küçük hasır tabureler ve sedirlerde yerimizi aldık kahvelerimizi beklemeye başladık.Bu arada diğer arkadaşlara müzeyi anlatıp mutlaka ziyaret etmelerini önerdik.

Kahvelerimizi keyifle ve bol sohbetle içtikten sonra artık yürüyüşe başlama saatimizin geldiğini hatırladık.Çarşının içincen geçerken havuç lokumu ikram eden esnafada yürüyüşe gittiğimizi ama yarın mutlaka geleceğimizi söyledik.(Ülkemizdeki havuç üretiminin %60’nı Beypazarı karşılıyormuş,havuç lokumuda Beypazarının özel tadlarından bir tanesi).

Alaattin sokaktan dümdüz yokuş yukarı çıkıp evlerin arasından sağa kıvrılarak yukarıda bir kısmının fotografını gördüğünüz İnözü vadisine doğru yol almaya başladık.

Beypazarı’nın kuzeyinde bulunan İnözü Vadisi, doğal bitki örtüsü ve kültürel kalıntıları ile oldukça zengin bir görünüme sahip. İki tarafı gayet dik ve balık sırtı yükselen, İnözü Çayı’nın aşınmasıyla meydana gelen dar bir vadi. Bu vadinin her iki tarafından üzerine çıkılması çok zor kayalıklar içine oyulmuş, batı yamaçları çok katlı görünümünde birçok mağara mevcut. Vadinin dik olan doğu ve batı yamaçlarındaki mağaraların bir bölümü çok yükseklerde bulunduğundan ziyaretleri çok mümkün değil. Bu mağaraların eski çağlarda yapıldığı ve mesken olarak kullanıldığı zannediliyormuş.

Henüz arkeolojik bir araştırma yapılmayan bu mağaralar birbirinden kaya duvarlarla ayrıyor ve geniş pencereleriyle vadiye açılıyor. Alt bölümdeki mağaraların dış yüzeyinde taştan örülmüş duvar kalıntıları varmış. Mağaraların iç yüzeylerinde yer yer sıva izlerine rastlanmış. Yamaç eteklerinde olan ve görülebilen oyukların mezar anıtı ve erken Bizans Devri’ne ait ayinlerin yapıldığı kaya kiliseleri olarak düzenlenmiş olduğu da düşünülmekteymiş.

2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yasası kapsamında kalan kaya mezarları ve kaya kiliseleri arkeolojik sit, vadi tabanındaki bağlık alanlar ise doğal sit olarak koruma kapsamına alınmış.

İnözü vadisi için hazırlanmış afişlerde şu bilgiler yazıyor “Beypazarı’nın yanıbaşında yer alan İnözü vadisi,akbaba ve doğan gibi yırtıcı kuşların yuvalarını ve kur danslarını izleyebileceğiniz,renkli kelebeklerin etrafınızda uçuştuğu ve dünyada yalnızca bu yörede yaşayan bozkır çiçeklerini görebileceğiniz bir önemli doğa alanı.100 den fazla kuş ve 60 dan fazla kelebek türünün ortak yaşam alanı.Karaleylek,küçük akbaba,bıyıklı doğan,gökdoğan ve angıt gibi nesli tehlike altında olan kuş türlerinin önemli üreme alanı.Akbaba,dağan,şahin ve kuzgun gibi yırtıcıların bir arada yuvaladığı tek alan”.

Mevsim itibariyle olsa gerek bunların hiç birini göremedik ama yinede oldukça etkileyici görüntülerle karşılaştık.Rüzgar ve yağmurun etkisiyle aşınmış rengarenk kayalıklar,yürüdüğümüz toprak üzerinde rengarenk kristalimsi muhtelif taşlar,uzaklarda kayak merkezi Kartalkaya’nın karlı görüntüsü,havada yürüyüş için oldukça uygundu.

İnişe başlayınca güneş almayan bölümlerde karların üzerinde yürümeye başladık.Çok hoş bir parkuru tamamlamış olduk.

Şimdi artık güzel bir yemeği hak ettik.İndiğimiz yer Kıbrıscık yolu mevkii.Kocaman ceviz ağaçları arasına hoş bir şekilde inşa edilmiş Cevizlibağ konaklama ve dinlenme tesislerine ulaştık.

Yorgunluğumuzu ilk olarak sıcacık ev yapımı tarhana çorbasıyla attık.Arkadan

yöresel mutfağın en özel yemeklerinden biri olan toprak kaplar içinde taş fırınlarda pişirilerek,yine toprak kaplarda servis edilen Beypazarı Göveci;pirinç,et ve muhtelif sebzelerle yapılıyor.Yanında ağızda eriyen incecik,kadife gibi taze asma yaprağına sarılmış dolmalar.Beypazarı havucununda olduğu mevsim salatası.Üzerinede ağızlarımızı tatlandırmak için “Höşmelim” tatlısı.Un,süt,kaymak,tuz,yağ,şekerden oluşuyormuş.Hazırlanması oldukça zahmetliymiş ama yolunuz bir gün Beypazarı’na düşerse bu tatlıdan tadmadan sakın dönmeyiniz.

Şimdi Çayırhan’a gidiyoruz.

Çayırhan;Ankara’ya 120 km, Beypazarı’na 23 km, Nallıhan’a 35 km uzaklıkta ve Nallıhan’ın en büyük beldesi.1956 yılında Sarıyar Barajı Gölü suları altında kalan Çayırhan şimdiki alana yerleşmiş.Çayırhan’daki tarihi han kalıntıları da sular altında kalmış.Denizden yüksekliği 500 metre olan olan Çayırhan Soltaboğazından başlıyarak göl alanı ve çevresi çok ilginç yer şekillerinin oluştuğu güzelliklerle eşine ender rastlanan bir doğa harikası.Kat kat yeşil, kırmızı, mavi, sarı, gri renkleriyle adeta birer gökkuşağını andıran irili, ufaklı tepeler görenleri büyülemekte (bunlardan bir tanesini yukarıdaki fotografta görüyorsunuz,sanki ebru yapılmış gibi değilmi?)

Nefis görüntüler veren bu doğa harikası gölün kıyısında uzun bir yürüyüş yaptık.Havanın ve suyun durgunluğu,etrafın sessizliği ruhumuzun dinlenmesini sağladı.

Güneşi gölde batırıp tekrar Beypazarın’a döndük.Bir konağa sığamadığımız için iki ayrı konakta konaklamak zorunda kaldık.Bizim konakta dört odamız vardı.Odalar tamamen eski Osmanlı mimarisine uygun olarak hazırlanmış.Odalarda dolap şeklindeki banyolardan bile var.Odaların ısıtılması sobalarla sağlanıyor.

Saat 20.30 da sabah kahvaltısını yaptığımız Konak Münsür’de buluşacağız.Bizim konaktakiler biraz erken hazırlandığımız için,yemek yiyeceğimiz yere önceden gittik.Yemeğimizi hep birlikte yemek için diğer arkadaşları beklemeye başladık ama çokta acıkmıştık.Arkadaşlardan biri sessizce soba üzeriden ekmek kızartmaya başladı,hem sohbet edip hem ekmekten ufak parçalar alıp üzerine karabiber tuz ekerek yiyordukki,bir anda cebimde kekik olduğunu hatırladım (sabah müzeye giderken muhtelif otlar satan bir teyzeden satın almıştım,montumun cebinde unutmuşum).Ekmeklerin üzerine kekiğide ekince,her kes bu lezzetli kekiği nereden bulduğumu sormaya başladı.Yarın hepinizi götüreceğim,bende alacağım tekrar dedim.Biz tuzlu,karabiberli,kekikli ekmeklerimizi yerken diğer arkadaşlarda gelmeye başladı.

Yemek menümüzde;tarhana çorbası,mantı,Beypazarı mumbarı,salata ve 80 katlı baklava var.Bir yandan bu leziz yiyeceklerin tadına vararak bir yandan da sohbet ederek yemeğimizi yedik.

Şimdi sıra biraz müzik dinleyip eğlenmekte;bunun için Bağevine konuk olduk.Canlı müziğin yanısıra,misafirlerinde katılımıyla bazı gelenekler canlandırılıyor.O gece kına gecesi yapıldı.Sevgili hiperaktif Sebahat gelin,Hülya hanım kayınvalide,Sevgi ile Arzu’da gelinin arkadaşları rolünü üstlendiler.

Artık biraz uyuyup dinlenmek,güç toplamak lazım yarın Seben’de zorlu bir parkur bekliyor bizi.

Yöresel ürünlerin bulunduğu güzel bir kahvaltıdan sonra,herkesi mor kekik ve diğer ürünlerden satın almaları için bir gün önce tanıştığım teyzeye götürdüm.Sonra yine geleceğiz diye söz verdiğimiz havuç lokumu yapan şekerciye alışverişe gittik.

İşi biten arkadaşlarla birer sabah kahvesi içip diğer arkadaşları beklemeye,Beypazarı’nda son fotografları çekmeye başladık.

Artık Seben’e doğru yol alma vakti geldi.Seben’de Muslar Kaya evlerinin bulunduğu Muslar vadisine gideceğiz.Yürüyüşe başlayacağımız yerde bir levha üzerinde şöyle bir yazı vardı:

MUSLAR KAYA EVLERİ

Seben ilçemizde birbirine yakın aralıklarla kayalara oyularak yapılmış çok evden oluşan küçük yerleşimler bulunmaktadır.Bu evlerin ne zaman yapıldığı tam olarak bilinmemektedir.Bölgenin M.Ö.1200 yıllarında boğazları geçerek Anadoluya saldıran Firikler tarafından işgal edildiği sanılmaktadır.Burada bulunan evler birer Firik evleridir.Sarp kayalıklara ve vadi yamaçlarına oyulmuş bu mağaralar, küp biçiminde olup muntazam merdivenlerle birbirine bağlanmış 4-5 katlı binalar şeklindedir.Bu kaya evleri Orta Bizans dönemi (842-1204) sonuna kadar kullanıldığı sanılmaktadır.

Burada bulunan kaya evler iki derin vadi arasında yüksek bir kaya kütlesi üzerinde kurulmuştur.Asıl yerleşimin bulunduğu kesim nispeten düzlük olup kayalıkta peri bacaları oluşmuştur.Evler bu kayalar üzerine oyularak yapılmıştır.Büyük çoğunluğu güneye bakan evlerin ısınmak,güneş ışığından daha iyi yararlanmak için batıya dönük olanlarıda vardır.Muslar’da 100-160 civarında kaya ev bulunmaktadır.Eteklerde yer alan evler daha basittir.Kaya kitlesinin üzerinde bulunan evler üstüste ve yanyana 2 li ve 3 lü odalar halinde sıralanmıştır.Odaların büyük çoğunluğu kare veya dikdörtgen planlı,tek oda şeklindedir.Evlerden bir tanesi diğerlerine göre daha geniş,vadiye hakim bir konumda oyulmuştur.İçersinde bir niş,kandil ve meşale delikleri bulunmaktadır.Bazı odalarda yuvarlak ağızlı,içi sıvalı büyük kuyular bulunmaktadır.Bu kuyuların erzak deposu olabileceği tahmin edilmektedir.Yerleşim yerinin batısında bağımsız olarak yapılmış kaya evleri ibadet yeri olarak kullanıldığı sanılmaktadır.Burada sekiz adet sarnıç bulunmaktadır.Bu sarnıçları besleyen akarsu bulunmamaktadır.Sarnıçların düşman saldırısında kar ve yağmur sularının biriktirilerek kullanıldığı sanılmaktadır.Yerleşim yerinin orta kesiminde yer alan en büyük sarnıç genel ihtiyaca yöneliktir.

Biz bu anlatılanların hepsini tırmandığımız fotografını gördüğünüz dağın tepesinde gördük.Görsel bakımdan oldukça keyifli bir parkurdu.Bir kaç mevsimi bir arada yaşadık.Kimi yerde sapsarı Çiğdemler açmıştı,kimi yerde henüz erimemiş karların üzerinden yürüyerek geçtik,kimi yerde dondurucu derecede soğuk rüzgarın etkisinde kaldık.

Dönüşte hepbirlikte yiyeceklerimizi hazırladık;mangalda sucuk,domates,biber,revani.Kimimiz kendi başına akan suyun altında domatesleri yıkadı,kimimiz ateşi yakmaya çalıştı,hiperaktif Sebahatimizde kolay yiyebilelim diye domatesleri dilimledi.Teşekkürler Sebahatciğim,ellerine sağlık:)

Artık dönüş için yola çıkma vakti.Yine herzamanki gibi akşamın alacakaranlığı ile birlikte her kese bir hüzün çöktü.Günü birlik gezilerde bile birbirimizden zor ayrılıyoruz,bu iki günlük gezilerden sonra birbirimizden ayrılmak gerçekten dahada zor oluyor.

Yine dopdolu bir haftasonu yaşamış oldum.Başta İlkay-Emrah Özkök kardeşlere ve Hamit kaptana teşekkür ediyorum,yine herşey kusursuzdu.Sonrada bu geziye katılan yürekleri sevgi dolu arkadaşlarıma teşekkür ediyorum,bu gezi hepbirlikte çok güzeldi.Daha nice yeni parkurlarda beraber olmak dileğiyle.

Arşiv:Gezi içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Elmalı kek

2 yumurta
1 Türk kahvesi fincanı şeker
1/2 Türk kahvesi fincanı sıvı yağ
4-5 kaşık süt
1 paket kabartma tozu
1+1/4 cup (ya da 1,5 neskafe fincanı)un
4 e bölünmüş 3 ya da 4 adet elma
tarçın

Elma ve tarçın hariç tüm malzemeyi güzelce karıştıralım,yağlanmış kek kalıbına boşaltalım.Karışımın üzerine bolca tarçin serpelim,üzerine elmaları batıralım.Önceden ısıtılmış 170 derecelik fırında pişirelim.Kontrol etmeyi ihmal etmeyin sakın çünkü çok çabuk pişiyor.Fırından çıkarıp servis tabağına aldığınız kekin üzerine tekrar tarçın serpiniz.

Afiyet olsun.

Mutfak işleri:Kekler, Uncategorized içinde yayınlandı | Tagged | Yorum bırakın

Cumalıkızık’tan Oylat’a

Günlüğümün 18.02.2008 tarihli safasından


Bu haftasonu kırküç kişinin katılımıyla,olumsuz hava koşullarına rağmen “Cumalıkızık’tan Oylat’a” adlı İstanbul’dan kaçış planını gerçekleştirdik.

İstanbul’dan yola çıktığımızda kar yağışı hafif bir şekilde başlamıştı.Bursa’ya yaklaştıkça yağış etkisini oldukça artırdı,ama hiç sorun değil hepimiz mutluyuz;yeni yerler göreceğiz,arkadaşlar birbirimize kavuştuk,İstanbul’dan uzaklaşacağız,sporumuzu yapacağız,doğayla bütünleşeceğiz,yorulacağız,üşüyeceğiz,yağıştan dolayıda epeyce macera yaşayacağız (bunu zaten bile bile çıktık yola).

Bu sefer en küçük katılımcımız üç yaşında “Poyraz bey”.Kimi zaman babasının omzunda kimi zamanda kendi ayaklarının üzerinde yürüyerek iki gün boyunca kafileden ayrılmadı.

Hatırlarsanız Uludağ’a canlı müzik eşliğinde çıkmıştık.Sevgili Emrah bize yine sürpriz yapmış.Gemlik’ten grup Apaçi’yide aldık.Bu sefer kadro dahada genişlemiş.Arkadaşları aracımızın arka koltuklarına sanatlarını rahatlıkla icra edebilecekleri şekilde oturttuk,iki gün boyunca bizlerle birlikte olacaklar.Onlar hemen çalmaya, bizim kabiliyetli arkadaşlarımızda dans etmeye başladılar.Bu nasıl bir performans inanılır gibi değil ama Gemlik’ten Cumalıkızık’a kadar durmaksızın çalındı,söylendi ve oynandı.

Eh artık hepsi nefis bir kahvaltıyı haketti.Kahvaltımızı Cumalıkızıkta yapacağız.Burası çok uzun zamandan buyana görmeyi çok çok arzu ettiğim bir beldemizdi.Herhalde her mevsimde ayrı güzel bir yer ama karlar altındaki görüntüsüde rüya gibiydi.

Cumalıkızık;Bursa’nın doğusunda Ankara karayolunun 10.kilometresinde sağda,bu sapağı kaçırmamaya çalışın lütfen.Cumalıkızık yazısını gösteren kahverengi levha girişteki çarpık yapılaşmadan dolayı oldukça zor farkediliyor.Sağa sapın yaklaşık beşyüz metre sonra tekrar sağa sapıp üç kilometre yol alıyorsunuz.Manzara çok hoş helede biz giderken bembeyaz karlarla kaplanmış olduğu için daha da hoş bir görüntü vardı.

Köy meydanında otobüsten inerken bir levha dikkatimi çekti,üzerinde şu bilgi yazılıydı:Kuşaktan kuşağa aktarılan söylenceye göre Tokat dolaylarında yaşamakta olan Oğuz boylarından Kızıklar Karakeçili aşiretinin bulunduğu bölgelere göç ederek Ertuğrul Gazi’den yerleşmek için yurt isterler.Ancak Karakeçili aşireti,Kızıklar’ın bu isteğine karşı çıkar.Bunun üzerine Ertuğrul Gazi ,düşmanlıklar doğmaması için Kızıklar’a,Uludağ’ın,o zamanki adıyla Keşiş dağı’nın kuzey eteklerinde yer gösterir.

İki Oğuz boyu arasında sürekli barış sağlamak için de Kızık boyu beyinin 7 oğlunu Karakeçili aşiretinden 7 güzel kızla evlendirir.Kızık beyinin 7 oğlundan Cumali bey,ailesi ve yakınlarıyla günümüzdeki Cumalıkızık’ta,Fethi bey Fethiyekızık’ta (Fidyekızık),Hamlıbey Hamamlıkızık’ta,Dal bey Dallıkızık’ta,Bayındırbey de Bayındırkızık’ta yurt kurarlar.Derekızıkla Değirmenlikızık’ın kimler tarafından kurulduğu söylencede yer almaz.

Bu yaygın bir söylence.Gerçekliği kesin değil.Cumalıkızık ve diğer kızıkların adının nereden geldiği konusunda bilimsel bir uzlaşmada sağlanabilmiş değildir.Ancak “Kızık” sözcüğünün,Bursa yöresindeki Yörük Türkçesinde “derbent” anlamına gelen “kısık” sözcüğünden zamanla dönüşmüş olabileceği düşünülebilir.

1685 tarihli vakfiyede yer aldığı üzere Cumalıkızık, bir Osmanlı vakıf köyüdür.Ve köyün kuruluşu Orhan Gazi (1326-1360) dönemine değin götürülebilir.

Osmanlı dönemi konut dokusunu günümüze kadar koruyan ve 700 yıllık geçmişi olan Cumalıkızık,bu özellikleriyle gelecek kuşaklara aktarılmaya çalışılmaktadır.

15 hektarlık bir alanda kurulan ve yaklaşık 270 dolayında evin yüzde 60 ında oturulan Cumalıkızık 1987 yılında Bursa’nın Büyükşehir belediyesi statüsüne kavuşmasıyla Yıldırım beldiyesi sınırları içine alınmıştır.

Bu yazıyı okuduktan sonra hemen karşı tarafında bulunan ilk eve kahvaltı yapmak üzere girdik.Sokak kapısında bir ip sallanıyordu onu çekince kapı açıldı.Bu görüntü beni çocukluğuma götürdü,o yaşlarda yaşadığım kasabada da kapıların çoğu ve bahçe kapıları böyleydi.

Kapıdan girdiğim anda Cumalıkızık evlerinin yapısı hakkında bir fikir sahibi olabildim.Bu yolculuğa çıkmadan önce Cumalıkızık hakkında bulabildiğim kadar yazı okudum,bir de sevgili Emrah yol boyunca bize burası hakkında bilgiler aktardı.Kahvaltı faslına geçmeden önce sizlere birazcık Cumalıkızık evleri hakkında bilgi vermek istiyorum.

Cumalıkızıktaki evler genellikle üç katlı,evler yapılırken aile mahremiyetine son derece özen gösterilmiş. Evlerin dış kısımlarında zemin ve birinci katlar ile avlular, sokak döşemesine uygun moloz taş ve ahşap hatıllı duvarlarla örülmüş. Sokaktan ev içinin görülmesi mümkün değil. Pencereler üst katlarda kafesli veya cumbalı. Cumalıkızık evlerinde genelde iki türlü plan uygulanmış. Bunlardan birincisi etrafı moloz taşlarla yüksek şekilde örülmüş bir duvarla çevrili dış avlu,buradan eve giriş kapısına ve hayat kısmına geçiliyor.Evin girişi, böylece sokakla doğrudan ilişkili olmamış oluyor, ikinci tip evlerde ise dış avlu yok.Sokaktan kapı yardımı ile doğrudan hayat kısmına girilir. Dış kapı üzerinde dikey konulan ağaç hatıllarla ızgaralanmış, camsız bir aydınlatma ve havalandırma boşluğu yer alıyor. Hayat bölümünden iç avluya, ahıra, depolara ve merdivenlere geçiliyor. Evlerin ana giriş kapıları çift kanatlı. Genellikle ceviz ağacından yapılan bu kanatlar dövme demir kuşaklar ve iri başlı çivilerle bağlanmış. Kapı kulpları ve tokmak da dövme demirden. Kapıların çift kanatlı yapılışı elde edilen ürünün ve tarım araçlarının kolaylıkla içeriye taşınmasını sağlamaya yönelikmiş.

Gerek dış avludan ve gerekse doğrudan sokaktan girilen hayat kısmı, üst katı taşıyan sağlam ahşap direklerle çevirilidir. Zemini yassı ve geniş taşlarla döşelidir. Hayat bölümü Cumalıkızık evlerinde en çok kullanılan mekanmış. Elde edilen ürünler burada geçici olarak depolanır, ayrılır, bakımı yapılırmış. Kestaneler dikenli kılıflarından burada ayıklanır,düğün dernekler burada yapılırmış. Kış aylarında ısıtmayı sağlayacak malzeme de burada kendisine ayrılan bölümde usta ellerce düzenli şekilde istiflenirmiş. Hayat bölümünün yüksekliği fazla ise bir asma kat yapılarak, burada uzun süre korunacak malzeme depolanırmış.

İkinci kat yazlık kısım olarak kullanılıyormuş. Burada da değişik tip sofalara sıralanmış odalar, eyvan, seki ve sedirler yer alırmış.Üst katta sokağa uzanan en özenli yer baş odadır. Bu odalar ile hayat arasında eyvanlar yer alır. Birinci ve ikinci katlardan hayata doğru yapılan çıkmaların üzerine oturtulan köşk odalar ayrı özellik taşır. Ev döşemeleri kirişler ve bunların üzerine çakılmış kaplama tahtaları ile sağlanmıştır.

Bizim kahvaltı yapmak için girdiğimiz ev ikinci tarz evlerdendi.Kapının ipini çekip içeriye girdiğimizde hemen hayat bölümüne girmiş olduk.Bu bölümün sonuna doğru gidip kapıya doğru baktığımda da ızgaralanmış havalandırma bölümünü gördüm.Ama ne yazıkki üst kata çıkamadık.Üst katı artık mutfak olarak kullanıyorlarmış.Burayı dört hanım işletiyor,arı gibi çalışıyorlar.Biz içeriye girdiğimizde yiyeceklerimizin çoğu masalarda bizi bekliyordu.Nefis köy peynirleri,birbirinden lezzetli ev yapımı reçeller, bildiğimiz klasik reçellerin yanında benim ilk defa denediğim ve hayran olduğum cam gibi ,kıtır kıtır kabak reçeli,sarıları adeta kırmızıya çalan köy yumurtaları,nefis sele zeytinleri,Cumalıkızık’ın meşhur ekmekleri,enfes bir bal (Cumalıkızık’ın üst tarafı meyve bahçesi ve kestanelik ),hakiki tereyağı,ortada çıtır çıtır yanan soba,üstünde çaylarımız için konmuş buharı tüten kocaman çaydanlıklar,tabi bir yandan da üzerinde ekmeklerimizi kızartmayı ihmal etmedik.

Herzaman olduğu gibi işletmeci hanımlardan bir tanesiyle öyle bir koyu sohbete daldım ki,sonunda hanım siz daha önce gelmiştiniz değilmi,hiç yabancı gelmiyorsunuz bana dedi.Hayır oraya ilk defa gelmiştim ama demekki sohbetimizden dolayı birbirimizi pek sevdik.

Yiyecekler harika ama çokda fazla yememek lazım,Cumalıkızıktaki olmasada Bursa Kent Ormanında yapacağımız yürüyüş biraz zorlu olacak,çünkü karda yağıyor

Kahvaltıdan sonra Cumalıkızık’ın içinde sevgili Emrah’ın belde hakkında verdiği bilgileri dinleyerek bir kültür turu yaptıktan sonra,köyün hemen arkasındaki meyvebahçelerinin olduğu bölümde gözlerimize ve ruhumuza şölen olan bir kar yürüyüşü yaptık.Bazı arkadaşlar yoruldu ama biz sürekli katılanlar için bu henüz bir ısınma turu.Emrah bizi yormadan asla bırakmaz.Buradaki doğa yürüyüşümüz bir su kaynağının yanında sona erdi.İlk defa geldiğimiz yoldan tekrar geri dönmek zorunda kaldık.Şimdi diyeceksinizki e dönüş yolu zaten öyle olmazmı?Eğer lideriniz Emrahsa hiçbir zaman dönüş yolunuz geldiğiniz yol olmaz,mutlaka ne yapar yapar sizi başka yoldan aracınıza geri getirir ama burada böyle bir şey yapmak mümkün değil.

Köy meydanına tekrar geri gelip otobüsümüze yerleştik şimdi Bursa Kent Ormanı’na gidiyoruz.

On beş dakika sonra,içerisinde fotoğrafını gördüğünüz şelalesi bulunan oldukça geniş bir araziye,dik yamaçlara,akarsulara ve minik tahta köprülere sahip ormana ulaştık.Yürüyemeyecek olan arkadaşları girişteki kafede bıraktık ve biz başladık yürümeye,karın yağış şiddeti arttı;tipi ve iri sert taneler halinde yağmaya başladı.Yılmak yok,biz Emrah’ın talebeleriyiz.Tabiki yine bizden önce kimseler yürümediği için her yer dizimize kadar kar.Ben hem fotograf hem video çekmek hemde arkada kalanları toplamak için en arkadayım,yani kar iyice ezilmiş oluyor.Bu konumun önde yürüyenlere nazaran az yorucu olduğunu daha önce Ilgaz yazımda anlatmıştım.Etraftaki görüntü okadar harikaki fotografmı çekeyim,videomu çekeyim yoksa kendi gözümlemi seyredeyim,yoksa kayıp düşmemek için bastığım yerlere dikkatmi edeyim şaşırdım.

Bu işte bir terslik var henüz burası çok yorucu bir parkur değil,herhalde benim kaslarım artık bu yürüyüşlere iyice alıştı derken,zorlu bölüme geldik tabi artık elimde bir sürü aletle yola devam edemeyeceğim çünkü bazı yerlerde ilerleyebilmek için ellerimide kullanmam lazım,hemen arkadaşlar imdadıma yetiştiler; sevgili Oya çantasındaki bütün eşyaları sevgili Mustafa’nın sırt çantasına aktardı,benim kamerayı kendi sırt çantasına yerleştirdi.Fotograf makinamıda boynuma astım,çünkü soluklanma molalarında hemen birkaç kare görüntülüyorum.(Fotografları patikaturun web sayfasında da görebilirsiniz).Bu bölümden sonra ilerleyebilmek için artık herkes birbirine yardım etmek zorunda.Çıkılabilecek en üst noktaya geldiğimizde işte bu şelale görüntüsüyle karşılaştık.Burada biraz dinlendik,sonra inişe geçtik.Bu iniş her zaman çok keyifli oluyor.Kimi zaman ayaklarımızın üstünde kayarak iniyoruz,kimi zaman oturup kayıyoruz,kimisi koşarak iniyor.Bu koşarak inmeyi artık bende yapabiliyorum.Tabi genellikle dönüş yolunda yokuş aşağı olduğu için biraz sohbet edebilecek güç bulabiliyoruz kendimizde.Bizde sevgili Oyayla güzel bir sohbete daldık.

Kafeteryaya arkadaşlarımızın yanına geldiğimizde artık herkes acıkmıştı,yemeğimizi yemek için tekrar Cumalıkızık’a dönüyoruz.Kahvaltı yaptığımız yere gelince Cumalıkızık’ın bir kaç fotografını daha çekmek için on dakika ortadan yok oldum.Birazda bazı yerleri tek başıma dolaşmaktan çok keyif alırım bunlardan bir taneside Ayvalık-Cundaadasının sokakları.Kendi kendime hızlı bir küçük tur atıp eve geldim,kapının ipini çekip açtım nefis bir tarhana kokusu burnuma çarptı.Bir arkadaşım elime kızarmış ekmek uzatıyor bir diğeride bir tas tarhana çorbasını elime verip beni bir yere oturtmaya çalışıyordu.Herhalde çok üşümüş bir halim vardı.Tarhana çorbası olurda yanında turşu olmazmı oda düşünülmüş,tabakların içerisinde nefis karışık turşular.Üstünede leziz bir mantı yedik.Nasıl olsa bu günkü yürüyüş bitti.Bu saatten sonra artık sadece yenilecek ve içilecek.Spor yapmadığımız sürelerde sevgili İlkay ve Emrah sayesinde böyle yapıyoruz.

Yemeğimizi bitirip,bize bu lezzetli yemekleri hazırlayan hanımlarla vedalaştık.Şimdi Oylat’a gidiyoruz.Gece orada kalacağız,bu arada hava iyice kötüleşti,macera başlıyor.

Oylat;,Bursa’nın İnegöl ilçesine 27 km uzaklıkta,Bursa-Eskişehir yolu üzerinde.Oylat sapağından sonra yol sürekli viraj ve yokuşyukarı.Oylat denizden 840 metre yükseklikte.

Oylat sapağına kadar zincir takmak gerekmedi yol açıktı ama sapaktan sonra durum değişti.İlk virajda bir iki deneme yapıldı ama olmadı,zincir takmaya karar verildi.Dışarıdada okadar güzel bir kar varki,bende biraz yürümek için dışarıya çıktım.Bu arada bir otobüsün tekerleğine nasıl zincir takılır onuda öğrenmiş oldum.İçteki tekerlek takoz üstüne çıkartılınca dıştaki tekerleğin yerle teması kesiliyor,böylece zincir takabilecek aralık sağlanmış oluyor.Zincirlerde takıldıktan sonra yolumuza devam ettik.Emrah bir elinde telefon sürekli gideceğimiz otelle görüşme halinde,etap etap yol durumunu öğreniyor.Bize çıkamazsınız dedikleri yokuşları çıktık,virajları döndük.Yolları herzaman açık olsun,bu güne kadar Patikanın beraber çalıştığı beş tane kaptanla kilometrelerce yol yaptık.Hepsi mesleklerinin ustası kişiler.

Artık son köy Hilmiye’ye geldiğimizde,yukarıdan bir yerde durun ya minibüs yollayalım,birkaç seferde sizi taşır ya da traktör gönderelim dediler.Çetin kaptan ve Emrah traktör gönderilmesini istedi.Hilmiye köyü çıkışında beklemeye başladık çünkü artık gerçekten gidilemiyor.Bir anda tapede bir ışık göründü yol virajlı olduğu için traktörün ışığını takip edebiliyoruz.Traktör bir yandan yol açıp bir yandan yanımıza gelmeye çalıştı,sonra açtığı yolu biraz daha genişletmek için önümüzden gitmeye başladı.Her virajda Çetin kaptana moral alkışı gelmeye başladı.Bir yandan kar yağışı,bir yandan Çetin kaptanın usta şöförlüğü,bir yandan virajlar,yokuşlar,bir yandan moral alkışları.Ve işte son viraj, Oylat’ın ışıkları göründü.

Beş dakika sonrada Oylat’a varmış olduk.Teşekkürler Çetin kaptan,ayaklarına kollarına sağlık.

Otelimize yukarıda gördüğünüz asma köprüden geçerek ulaşılıyor.Okadar güzel bir manzarası varki.

Saat 21.30 da lokanta buluşmak üzere herkes biraz dinlenmek için odasına çekildi.Odalardan görünen manzarada çok güzel.Bence her mevsim çok güzel bir yer burası ama ben kar sevdiğim için görüntü dahada güzel geldi bana.

Oylat bir kaplıca bölgesi.Aslında arkadaşların çoğu biraz kaplıca keyfi yapmak istiyordu ama,akşam yemeğinin çok eğlenceli geçeceğinin duyumunu alınca herkes kaplıca fikrinden vazgeçti.

Oylattaki kaplıcaların tarihçesi hakkında çok fazla bilgi olmamasına rağmen,yakındaki Saadet köyünde bulunan bazı eserler Romalılardan beri kullanıldığı hakkında fikir veriyormuş.Günümüzde kadınlar hamamı olarak kullanılan eski hamamın duvar ve havuz mimarisi Roma dönemi havuzlarıyla benzerlik gösteriyormuş.Ayrıca Roma paraları ve küplerde bulunmuş.

Kaplıcanın birde efsanesi varmış;Bizans imparatorluğu zamanında bölgenin hakimi olan Tekfur’un çok sevdiği kızı amansız bir hastalığa yakalanıp yatağa düşmüş.Dönemin tüm doktorları toplanmış ama kızın derdine çare bulamamışlar.Ne yapacaklarını bilemeyen doktorlar kızcağızı gözden uzaklaştırmak ve başarısızlıklarını unutturmak için bu kaplıcaya göndermişler.”Öl yat” deyip kızı burada bırakıp gitmişler.Ne varki kız buranın sularıyla yıkanmış ve iyileşmiş.O gün bugündürde bu kaplıcanın şifa dağıttığına inanılırmış.

Efsanesi bu şekilde bilimsel açıklamasıda şu şekilde.Oylat kaplıca suyu oligometalik kalsiyum sülfatlı ve radyoaktif sıcak sular gurubuna dahilmiş.Su çeşitli kaynaklardan geliyormuş.En önemlisi eski hamamın üst kısmından gelen ve debisi dakikada 3 bin litre olan su damarıymış.Bu su;nefrit,kısırlık,romatizma,idrar yolları hastalıklarına iyi geliyormuş.Radyoaktif özelliğide kan basıncını düzenlediği için tansiyon hastalığına iyi geliyormuş.

Yemekte buluştuğumuzda,Apaçi gurubu yemeklerini yemiş bizi bekliyordu.Yemek olarakta sıcacık ezogelin çorba,ilk defa yediğim ve tadı hala damağımda olan kiremitte kurufasulye,inegöl köfte ve salata vardı.İki arkadaşımızında doğum gününü kutladık.Sevgili İlkay ve Emrah yine hiç bir şey unutulmamış.Arkadaşlarımızın pastaları bile vardı.Siz inanılmaz iki kardeşsiniz.Yolunuz açık ve herşey gönlünüzce olsun.Siz bunu hakediyorsunuz çünkü.

O gece eğlence ve sohbet sabah 03.30 a kadar sürdü,aslında hiç bukadar uzatmayız ertesi gün yürüyüş var diye ama bu sefer böyle oldu.

Sabah 07.00 de kalkıldı.Sevgili Emrah ve Serhat bizim için nefis bir kahvaltı hazırlamış.Ellerinize sağlık,yine yok yoktu kahvaltıda.

Bu günde Oylat’taki şelaleye yürüyeceğiz.Kar hala yağıyor.Yürüyüşe katılacaklar hazırlandık,kimiside bu gün kaplıca keyfi yapacak.

Biz çıktıktan sonra otelin diğer müşterileri ve otel görevlileri bizim şelaleye kadar gidemeyeceğimizi söylemişler.Herhalde bunu söyleyenler Emrah’ı tanımıyorlar.(Bu arada Oylat’a yirmi seneden beri ilk defa bukadar fazla kar yağıyormuş).Karşıdaki otelin önünden geçerken bir anda camdan bize bakan bir sürü insan gördüm.Giriş katındaki salonda ne kadar insan varsa hepsi camın kenarına gelmiş meraklı gözlerle bizi seyrediyorlar.Arka arkaya sıralanmış yirmibeş kişi sırtlarında çanta,ayaklarında tozluklar,üstlerinde montlar kimse burnunu dışarıya çıkartamazken,Oylat’ı Bursa’ya bağlayan karayolu kapanmış bir havada bu insanlar ne yapmaya gidiyor diye bakıyorlardı herhalde.

Zorlu olmakla birlikte bir okadarda keyifli bir yürüyüş yaptık.Bir ara karşı tepeden karlar kaydı,sadece tek ayağımızın sığdığı patikalardan yürüdük,derelerden geçtik,bir kaçımız suya batıp otele dönmek zorunda kaldı,devrilmiş üzerinede bolca kar yağmış ağaç gövdelerinin altından geçtik,susayıp kar yedik,kendine yol bulup karların arasından akan kaynak sularından içtik.

Yorulduk,zorlandık ama neticesinde bu güzelliği görebildik.Zaten dönüş yolu çok neşeli geçecek bunu biliyoruz.

Otele ulaştığımızda bizim gerçekten şelaleye gidip döndüğümüze inanamadılar.Üstüne birde yine plastik küreklerimizle otelin önündeki yokuştan kayarak eğlendik.Ama aslında o yokuş diğer otelin yoluymuş,biz kaya kaya cam gibi bir hale sokmuştuk,hemen elimizdeki küreklerle insanların zorlanmadan yürüyebilmeleri için tırtıklar yaptık,üstünüde karla kapladık.Zaten artık bir an önce yemeğimizi yiyip yola çıkmamız lazım.

Lokantaya girdiğimde kırmızı kırmızı yanaklarla bana bakan diğer arkadaşlarımı gördüm.Kaplıca suları şifa vermiş arkadaşlarıma.

Yemeğimizi yiyip bavullarımızı aldık otobüse yerleştik ama gidemiyoruz.Oylat yolunun girişinde bir otobüs kaymış.İnegöl ilçesi kaymakamıda bizim konakladığımız oteldeydi.Sayın başkan ve eşiyle sohbetler ettiydik.Kayan otobüsün haberini alınca bizi hemen durdurdu,yola çıkmayın aşağıda beklemek zorunda kalırsınız dedi.Kendiside hemen gerekli işleri yapmak için olay yerine gitmiş.Bizde başka bir otelde biraz çay kahve molası yaptık.İki buçuk saat sonra yolun açıldığı haberi geldi.Bu arada televizyondan Edirne yolunun,Bursa-Yalova arasının,Bursa-Ankara yolunun kapandığını öğrendik.

Biz yola çıktık tabi kaç saatte İstanbul’a ulaşırız bilemediğimiz için biraz çikolata,şekerleme,su alışverişi yaptık.Yine traktör eşliğinde Oylattan inmeye başladık bazı yerlerde traktörün bizi çekmesi gerekti.Artık son virajdaydık,tekerleğimiz kara gömüldü.

Emrah’ın bir traktör daha bulma çabaları,Çetin kaptanın usta şöförlüğü sayesinde sonunda bu virajıda aldık ve ana karayoluna ulaştık.

İstanbul’a kadar kapalı yol yoktu.Gece 02.00 da İstanbul’a ulaştığımızda Anadolu tarafında müthiş bir kar yağışı vardı.Boğaz köprüsünden geçerken,görüş mesafesi oldukça açıktı.

Umarım bu yağan karlar,İstanbul’un susuzluğuna çare olur.

Sevgili İlkay ve Emrah Özkök kardeşler,bizlere yine dopdolu,harika bir haftasonu yaşattınız.Sevgili İlkay bizlerle olamamana rağmen telefonlada olsa her an yanımızdaydın.

Bir kez daha her şey için çok çok teşekkür ediyorum.

Arşiv:Gezi içinde yayınlandı | Tagged , , , , | 1 Yorum